22 Kasım 2011 Salı

Dantel ve ekmek

Napıyormuşuz tutamayacağımız sözü vermiyormuşuz. Haftasonu bir daha gelemedim, burkulmuş bir ayakla başım dertteydi. Anlatayım..

Öncelikle şunu söylemeliyim benim artık oturma ve çalışma iznim var :) Cuma günü sabahtan soluğu karakolda alıp NIE adı verilen "yabancı" olduğumu üzerine basa basa söyleyen kartımı alıverdim. Hemen arkasından teknolojiye yenik düştüğümü kabul edip iphone almak için yollara düştüm. Hedef : La Maquinista.


Barcelona'da Apple mağazasının bulunduğu tek yer bu alışveriş merkezi. İyi ki de gitmişim, sonunda büyük ve güzel bir alışveriş merkezi görebildim. Merkezdekiler genelde küçük ve alakasız mağazalardan oluşabiliyorlar. O yüzden buraya bir girdim çıkmam 5 saati buldu. Tabi bunda iphone 'nun katkıları büyük. Ben böyle bir şey görmedim. Ekmek satar gibi telefon satıyorlar. Sıraya giriyorsunuz bir kere. Ben sıra beklememek için azıcık dolaşayım, azalır bu sıra dedim. Yok öyle olmadı. Gittim geldim, baktım sıra azalmıyor, artıyor. Eh dedim yapacak birşey yok, girdik bu yola bir kere. Iphone alırken şunu anladım, bu sadece bir telefon alma süreci değil. Bu süreci size keyifli hale getirecek herşey düşünülmüş. Sıradasınız ama hemen bir çalışan gelip siz daha kasaya ulaşmadan siparişinizi alıyor ve siz daha kasaya ulaşmadan istediğiniz ürünle beraber sizi alıp başka bir ödeme noktasına götürüyor. Yani o sıra, aslında pek sıra değil. Telefon kapağıdır, filmidir, size seçimde yardımcı oluyor, başınızda sabırla seçmenizi bekliyor, adınızla hitap ediyor -tıpkı Starbuckstaki teknik, kahvenin üstüne adınız yazılarak özel hissetirme-. Satın alma işlemi bittiğinde apple bir mail göndererek size bir anket sunuyor, yaşadığınız deneyimi anlatmanız için. Bu noktada bir Türk mantığıyla yaklaşıp şöyle diyebilirsiniz " e tabi yardımcı olacaklar, karşılığında bir dolu kazancı olacak". Bana kalırsa bu düşünce yanlış, o satıcı çok da ilgilense benimle, az da ilgilense ben o telefonu almaya gittim oraya. O bana saçma davrandı diye en fazla şikayet ederim, ama bunun satın alma sürecini etkileyeceğini sanmıyorum. Bu olayı böyle uzun uzadıya anlatmamın bir sebebi var. Çünkü bugün size bir başarı öyküsünden bahsedeceğim ve bana kalırsa bu yüzyılda başarılı olmanın en önemli faktörlerinden biri burada gizli. Neyse sonuç olarak ben iphone'uma kavuştum. Kendisiyle pek bir sevişiyoruz, hala keşfetme aşamasındayım, ama çok keyif aldığımı söylemek zorundayım ve her kuruşuna değdiğini de.

Bu 5 saat alışveriş merkezi maratonu sonrası ayaklarım inliyordu ama ruhum hala fazlasıyla enerjikti. O yüzden soluğu Harlem Jazz Club'da aldım. Bilmiyorum siz daha önce gittiniz mi, bu benim ilk defa bir jazz klübüne gidişimdi. Bu kulüpte neredeyse haftanın hergünü jazz müzik yapılıyor ve hergün başka bir program var. Mesela bizim gittiğimiz gün 'swing' vardı. Hiperaktif şirin mi şirin bir solistin arkasında saksafon, yan flüt ve kontrbas. O kadar eğlendim, öyle kendimden geçtim ki anlatamam. Bir kısa video çektim onu da buraya ekliyorum şimdi.

video

Bu jazz kulübünden çıkmadan hemen önce ayağımı burktum. Çok acıdı diyemem ama bir 10 dakika sonra üzerine basamadığımda o kadar basit olmadığını anladım. Ertesi gün de devam eden ağrıya rağmen aynı jazz kulübüne -cumartesi günü- gittim ve kendime hakim olamayarak salsa yaptım çünkü o gece Küba müzikleri vardı kulüpte. Kulüpte diyorum çünkü artık benim mekanım bu caz kulüpleri olmuştur. Nerdeydiniz siz şimdiye kadar?! Tabi cuma-cumartesi böyle olunca pazar günü ayağıma acıdım ve yurtta pineklemeyi seçtim. 

Vee..Şimdi size bahsetmek istediğim asıl konuya geliyorum. İlk önce şunu sormalıyım, "Michelin stars" diye birşey duydunuz mu? Bu, restoranlara verilen bir nevi Oscar. Almak için gerçekten olağanüstü yemeklere imza atmış olmanız gerekiyor yani sadece tat değil, görsellik ve diğer kriterlerle beraber. Ve ben Barcelona'ya geçen yıl ilk defa gelmeden önce araştırmıştım burada neresi almış bu yıldızı diye. El Bulli adında bir restoran gözüme çarpmıştı ve birkaç defa şu isimle karşılaşmıştım : Ferran Adria. Şimdi biz bu restoranı ve dünyaca ünlü ahçısını -ki biliyorum yanlış ama ben ahçı demeyi daha çok seviyorum- bir dersimizde konu olarak işliyoruz, iş modelini inceliyoruz. Konu duyular, konu yemek ve  hisler olunca benim gözüm kulağım açılıyor, tüm sensörlerim tam gaz çalışıyor elbette. Tam da bu yüzden size biraz El Bulli'den ve şefi Ferran Adria'dan bahsetmek istiyorum.

Şu an sadece 46 yaşında olan Ferran Adria, El Bulli'ye zamanında stajyer olarak girer ve tam lafı doğrularcasına işi mutfağında öğrenir. Yıllar geçtikçe işinde yükselir. Ama onun yapmak istediği El Bulli'ye innovasyon getirmektir.

"Creativity comes first, then comes the customer."    Ferran Adria

"Yaratıcılık önce gelir, sonra müşteri' diyor Ferran Adria. Sanıyorsunuz ki, ben ne istersem onu yaparım, müşteri ona uymak zorunda mantığını taşıyor. Hayır, müşteriyi mutlu edecek her ayrıntı düşünüldüğü için yaratıcılığı ön planda tuttuğunu söylüyor Ferran aslında. El Bulli'de nasıl tatlar var? Ferran Adria geleneksel yemekle günümüz modern tatlarını birleştiriyor. Bunu yaparken farklı yemek dokularını kullanıyor. Mesela çocukluğunuzdan hatırlayabileceğiniz bir tadı alıp farklı hale getiriyor. Yemek yerken adeta sürprizlerle donatılıyorsunuz. Barcelona'nın en güzel restoranı El Bulli'de yemek yemek istiyorsunuz, süreç nasıl gelişecek?

                   Kaynak
Öncelikle rezervasyon yaptırıyorsunuz. http://www.elbulli.com/  Tabi rezervasyon yaptırmak çok kolay değil mi? Bir telefon açıp yer ayırtacaksınız. Ne yazıkki işler o kadar kolay değil. Bu restoran bir gecede sadece 50 kişiye hizmet veriyor. Çünkü onlar müşteri değil, misafir. Hepsiyle teker teker ilgilenilmiş olacak gece boyunca. Rezervasyon için sıraya giriyorsunuz. Her yıl 1 ile 2 milyon arasında rezervasyon talebi geldiğini düşünürsek bu yıl gidemeyeceğiniz kesin! Ama ne ile karşılaşacağımızı bilmemek çatlatmıyor mu insanı?

Diyelim becerdiniz ve aldınız rezervasyonu. Siz o şanslı 8000 kişi arasına girdiniz. Çünkü bir yılda sadece bu kadar insana servis yapabiliyor El Bulli. Nasıl gideceksiniz restorana? Arabanızla yola çıktınız, navigasyonu açtınız. Arıyorsunuz bulamıyorsunuz, Barcelona'dan çıktınız, sapa yollara girdiniz, nasıl bir macera bu?? En sonunda hiçbir yerin tam ortasındayım hissindeyken buluyorsunuz sihirli mekanınızı.

Kapıda sizi tam kadro mutfak ekibi, şefler karşılıyor Adria ile beraber. Öncelikle mutfağa gidiyorsunuz, insana her ısırışta farklı hisler yaşatan yemeklerin yapıldığı yer. Tüm mutfak ekipmanları, sırları dökülüyor önünüze. Pandoranın kutusu... Sorular bitti, meraklar giderildi mi? Şimdi sıra terasta. O manzarayı görebilmek uğruna kaybolmadınız mı yollarda siz, Ferran'ın omzuna kolunuzu atarak sohbet edebilmek için herşey... 

             Kaynak

Bu turdan sonra sıra geldi yemeklere. Yemek menüsü neredeyse her gün değişiyor. Toplamda 35 çeşit yiyecek var. Elle yenecek küçük atıştırmalıklar, çatal ve kaşıkla yenen -bıçak kullanmak yok- büyük tapaslar. Her gelen yemeğin ardından masalarına inen ufoyu gören misafirler fotoğraf makinalarına yapışıyolar. Hepsi defalarca denemeden geçmiş, olmamış baştan yapılmış, özenle seçilmiş malzemelerden oluşmuş tabaklar bunlar.

                                Kaynak

Tüm yemeği yemek ne kadar sürenizi alacak dersiniz? Akşam 8'den, sabah 2'ye kadar ordasınız benden söylemesi. Peki ne kadara patlar böyle bir deneyim size? Ortalama 230 euro. Tüm yapılan çalışmayı göz önünde bulundurduğumuzda bu rakam fazla değil, az. Fakat fiyatlar konusunda Adria'nın kesin bir tavrı var "Ben hassas insanlara servis yapmak istiyorum, milyonerlere değil"

Ferran Adria üstüne basa basa söylüyor "olay kullanılan teknikler değil, felsefe". Herkesin bu iş modelini alıp kendisininkine uygulayabileceğinin altını çiziyor. El Bulli her sezon açık değil. Çünkü açık olduğu sezonun hemen sonrası kapanıyor ve Ferran ve ekibi yeni innovasyonlar arıyor, seyahat edip fuarlara katılıp, farklı tatlar deneyip ilham alıyorlar. Sonra yaratım süreci geliyor. 

Bu arada bir de kitabı var Ferran ve ekibinin. Elbette en çok satanlar listesinde! Ben bu yazıyı yazmayı planladığımdan Fnac'a gittiğimde hemen bir fotoğrafını çektim. Bu arada Fnac Avrupa'nın en büyük müzik-kitap ve elektronik satan şirketlerinden.


Barcelona'ya gelmek, bu restoranda çalışmak istersiniz belki?? O zaman önce bu videoyu izleyin :




Bu yazı çok mu uzun oldu, sıkmadım değil mi? Son olarak ne söyleceğim. Yine heyecanlandım bak. Bilet aldım ben Portekiz'e!!! Aralık ayının 2. haftası burada tatil. Arkadaşlarla önce Porto'ya sonra Lizbon'a uçuyoruz. Lizbon için araştırmalarıma başladım. Yalnız Porto için pek birşey bulamadım. Gitmiş olan, bilgisi olan varsa önerilerinizi bekliyorum...

Süpper bir çarşamba günü diliyorum size..


17 Kasım 2011 Perşembe

S2 Sabadell

Bu benim hep bindiğim trenin duraklarından sonuncusu. Yani en başta Plaza Cataluña var en sonda da Sabadell. Zaten trene binmeyi çok seviyorum o yüzden bu sevgim pekişiyor. Aradaki duraklardan geçerken hep "bir ara şuraya geleyim", "eh bir gün şu durakta inip gezeyim" diyordum. Sonunda en azından birine gitmeyi başardık buradaki tek Türk arkadaşım Bengi ile..Nereye gittik peki..Sant Cugat. Minik şirin bir semtmiş, sevdim ben çok. Bir de pıtırcık arkadaş buldum kendime yaklaşık 2 yaşında. Sohbetimiz çok uzun sürmedi, köpekler ve kuşlar hakkında konuştuk :) Sant Cugat'ta bir iki güzel fotoğraf çekme fırsatı buldum. Onları buraya ekleyeyim.



Bir de sınavlardan doğru düzgün fırsat bulamıyordum şehre inmeye, ama geçen cuma bir kaçamak yapıp azıcık nefes aldım. Öncelikle birikmiş olan anlatacağım şeylerden başlamak istiyorum. İlk konu La Boqueria. Burası La Rambla üzerinde bulunan (herkes biliyor artık burayı değil mi :) ) bir devasa açık market. İçeride türlü türlü meyveler, yemişler, deniz mahsülleri, etler, mandıra ürünleri satılıyor. Aynı zamanda arka tarafında seçtiğiniz yiyecekleri alıp-tapas- oturabiliyorsunuz. Bunlarla da bitmiyor. Ayrıca turistlerin ilgisini çekebilecek rengarenk meyve suları sıkılmış halde, çeşitli meyveler kesilip paketlenmiş halde bulunuyor böylece elinize alıp dolaşırken yudumlayabiliyor veyahut yiyebiliyorsunuz. Zaten sırf rengarenk görüntüsüne kalsa bu pazar kesinlikle bir ziyareti hakediyor. Bir de çikolata ve şekerlemeleri de var söylemeyi unutmuşum nasıl olduysa :) İspanya'nın herrrryerinde görülebilen domuz eti-bacağı elbette burada da satılıyor. Küçükken çizgi filmlerde izlediğimiz koca but parçası meğer gerçekmiş, meğer o domuz bacağıymış şimdi anlıyor Melikuş!




Gene La Rambladan bahsedeceğim. Sanmayınki çoooook uzun bir cadde belki İstiklalden kısadır, emin olamadım şimdi. La Rambla boyunca yürüdüğünüzde etrafınızda çeşitli kostüm ve makyajlarla hiç kıpırdamadan duran insanlar görüceksiniz. Ve doğru bildiniz 1 euro karşılığında sizinle fotoğraf çektiriyorlar ve hareket kabiliyetleri var. Kıpırdamadan durmakta oldukça başarılılar. Elbette Barcelona'ya ilk gelişimde ilgimi çekmişti ama şu an sadece yeni bir tip görürsem dönüp bakıyorum. Geçenlerde bu kanatlı kızımızı çok beğendimdendirki şu an kendisi blogumun konuğu :


Bu sokak sanatçılarından sonra sağlı sollu çiçekçiler var sonrasında ise hayvanların satıldığı dükkanlar. Hep önünden geçip hiç bakmıyordum kuşlara, balıklara. Bu sefer bir göreyim dedim ve bir şirin sincap bana poz verdi :


Bir de Barcelona'nın arka sokaklarını karıştırırken gördümki vintage ve 2.el eşya satan bir dolu yer var. Bir tanesinde gördüğüm bu kırmızı pelerine bayıldım!


Anlatacağım başka şeyler de var ama çok yorgunum. Bu haftasonu bir post daha yapacağım söz olsun sana bilok :) Haydi iyi haftasonları!....

9 Kasım 2011 Çarşamba

sarı saçlım mavi gözlüm

Siren sesi.
Geçen yıl 10 Kasım.
Yer Karaköy.
Saat 09:00
Ofisteyim.
Penceredeyim.
Yanımda Ece var.
Saat 09:01
Ece ile birbirimize bakıyoruz.
İkimizde duygusalız, kimse kimseye birşey söylemiyor.
Saat 09:02.
Saat 09:03.
Saat 09:04.
Karaköy'de trafik yavaşlıyor.
Arabalar frene basıyor.
Boğazda trafik yavaşlıyor.
Gemiler yavaşlıyor.
Saat 09:05.
Saat duruyor.
Hayat duruyor.
İnsanlar donuyor.
Olduğumuz yere çakılıyoruz.
Siren sesi.
Göğsümden birşeyler yükseliyor yukarı, nasıl canımı yakıyor bu ses.
Aşağıda otobüs durağı var. İnsanlar trafiğin ortasında donakalmış haldeler.
En çok deniz trafiği garip. Tüm gemiler çakılmış oldukları yere.
Karaköydeki turistlerin hepsi saygı duruşu pozisyonu almış.
Siren başladığında bir tanesi bilemeyip yürüyecek oluyor, arkadan biri kolundan tutup durduyor.
Gözümden yaşlar iniyor. Sanki o ses hiç durmamış gibi, 1938den beri çalıyor gibi sanki.
Hiç durmasın kulakları sağır etsin istiyorum.
Ciğerlerimde hissediyorum sireni.
Cayır cayır yakarak geçiyor.
Nasıl keskin bir bıçak, yalım yalım...

Ne çok özledik seni bilmiyorsun işte...
Sadece bu siren sesine mi ağlıyoruz sanıyorsun...
Sadece 10 Kasımda mı anıyoruz seni zannediyorsun...
Bilmiyorsunki hiç bilmiyorsun...
Ne çok özledik seni bilmiyorsun işte...

3 Kasım 2011 Perşembe

social butterfly

Eveeeet, totomun üzerine oturabildiğim ilk an, buraya gelip yazmaya kendime söz vermiştim, o an bu andır :) Nasıl bir hengamenin içine düştüysem artık, bir yandan dersler bir yandan partiler...Ama onun öncesinde Türkiye'de yaşanan acılar yüzünden buraya gelemedim, hatta sadece buraya değil kendime de gelemedim. Şimdi bir minik pare de olsa dindiğinden adım attım..

Dediğim gibi bu süre içinde çılgınlar gibi gezmedim. Ama birkaç yer gezdim dolaştım, birkaç minik anı biriktirdim onları paylaşayım istedim sizlerle. Artık denilebilirki ortama ve şehre alıştım. 1 ayı doldurmuşken farkediyorumki Barcelona artık bana bir şehirden daha yakın. Tıpkı ilk gelişimdeki gibi beni hep el üstünde tutup, güzel ağırlıyor. Misafir statüsünden çıkınca bana bulaşık yıkatır mı bilemem, çünkü birkaç güne oturma ve çalışma iznimi alarak buranın part-time yerleşik insanlarından olacağım :)

Havalar ciddi ciddi soğudu. Güneş gelince gözünü kaçıran ben, şimdi perdeleri sonuna kadar açıyorum bir kuruş içeri damlar belki diye. Malum kış mevsimi ile aram çok süper değildir :) Ama bu kıştan beklentilerim bambaşka...

En son blog postunun hemen ardından Montjuic kalesine gittik arkadaşlarla. Bu kale tıpkı tüm diğer kaleler gibi vakti zamanında şehri korumak, gözetmek ve gözetlemek için yapılmış. İçinde kalenin tarihine dair bir minik müze var. Bu arada Montjuic aslında bir tepe ve bu tepeye keçi gibi tırmanmak yerine teleferiğe binmeyi tercih ediyorsunuz :) İzmir'in teleferiği ünlüdür, bilirsiniz. Bütün o çocukluk, ilk gençlik (!) zamanlarımda Allah bilir kaç defa gitmişimdir. Şimdi kıro kaynıyor ama olsun :) Belki o zamanda kaynıyordu ama biz çocuktuk... Neyse, bu teleferiğin bizimkiyle alakası yok, toplamda 5 dakka sürdü sürmedi, kısacıktı, heyecanım yarıda kaldı. Ama sonrasında karşınıza çıkan manzaradan büyülenmemek elde değil. Barcelona tüm cilvesiyle karşınızda! Elbette en büyük kozu masmavi denizi...Akdeniz...






 Bu kaleye gitmeden önceki bölümü atlamışım. Öncelikle Plaza de Espanya 'ya varıyoruz ( Burada şunu belirteyim bu meydanın isminden emin değilim ama kendisine bayıldım :) ) Burası birkaç koldan oluşan ve büyük ana yollara açılan bir meydan. Tam karşıdaki sarayımsı yapı (2. fotoğrafta arkada), Katalanların tarihini anlatan bir müze. Bu müzenin önünde saksafonuyla bir adam harika müzik icra ediyor, elbette orda uzun süre çakılıp kaldım! Bu arada müzeye giriş ücretli ama Barcelona'da bazı müzelerin şöyle bir özelliği var, her ayın ilk pazar günleri bedavalar. Benim gittiğim gün ayın kimbilir kaçıncı günüydü, o yüzden bekleme kararı aldım çünkü müzeler genelde 5 euro'nun üzerindeler ve benim gitmek istediğim bir dolu müze var....









Konu müzeden açılmışken.. Katalunya 'nın tarihini anlatan bir müzesi var Barcelona'nın. Katalunya bildiğiniz üzere özerk bir bölge. Ama özgürlüğün bedeli ağırdır elbette. Özellikle diktatör Franco döneminde yaşanan acılar besbelliki taze... Bu müzenin sitesini dolaşırken, online sergiler olduğunu farkettim. Hemen kenara not aldımki buradan yayın yapayım. Serginin adı "Franco'nun Hapishaneleri". Serginin ingilizce linki şu :

Kale diyorduk... Tepeye yani surlara çıkıp uzanıp, açık mavi gökyüzünün altında, kulağınıza uzaktan gelen saksafonun sesiyle müthiş bir an yaşayabilirsiniz. Ben saatlerce çıkamadım oradan. Pazar günü olmasına ve insanların doluşmuş olmasına rağmen, etraf inanılmaz dingindi ve Barcelona manzarası görülmeye değerdi. Buraya geleceklerin kesinlikle not etmesi gereken bir yer...






Kale ve müze konusu burada kapansın! Asıl mevzu ilk defa katıldığım Halloween yani Cadılar Bayramıdır. Sınıfta birkaç kişi özellikle 'parti' denince gözleri parlayan tipler. İşte o insanlar sağolsun her seferinde bir organizasyonla geliyorlar. Bir de yurtta da sürekli olarak partiler düzenleniyor. Beni bu kadarı baysa da ara ara seçip ben de katılıyorum elbette. Cadılar partisi organizasyonu süper değildi. Ama hazırlanma süreci çok keyifliydi, kostüm beğenme, makyaj derken partinin ilk kısmını kendi aramızda yaptık desem yanlış olmaz.
Ben resim yeteneğimi konuşturup bir arkadaşın yüzünü zombiye çevirdim boyalarla. Kendisinden izin alarak bir fotoğrafını buraya koyayım en iyisi :)
Barcelona'da insanlar geceyarısından sonra sokaklarda maskeler, kanlı suratlar ve çılgın kostümlerle dolaşıyordu.







Geçen yazıda bahsettiğim Palau de la Musica Catalana 'yı hatırlıyor musunuz? Sonunda içini gördüm bu mekanın ve Flamenko şovunu izledim. İnanılmazdı, büyülendim. Gerçeği isterseniz, ben flamenkoyu erkeklere pek yakıştıramıyorum. Yani bir garip, eğreti geliyor. Ama bu izleidğim gösteride bir Flamenkocu vardı, ben böyle birşey görmedim. Adam belliki gönlünü koymuş bu işe, yarım saat hiç durmadan tak tak tak danseder mi bir insan? Yarım saatin sonunda ceketini üzerinden çıkardığında herkesin gözleri adamın gömleğine çevrildi, sırılsıklamdı! Elbette ayakta alkışlandı dakikalarca... Gösteri birkaç bölümden oluşuyordu ama ben bu bahsettiğim adamın dansını kazıdım aklıma. Yolda görsem tanıyacağım adamı o kadar :) Bu arada mekanın içinde fotoğraf çekimi yasak. Ama hiç üzülmeyelim çünkü İspanyolların Türklerden hiiiç bir farkı yok. Her taraf fotoğraf makinesi kaynıyordu. Biletin arkasında kapılar kapandıktan sonra içeri kimse alınmaz yazıyordu. Ben dahil gecikenler ordusu hep beraber içeri girdik :) Tamam bu anlattığım matah birşey değil ama ben yetişeyim diye kendimi paralarken ter içinde kalırken , bizimkiler yine salınarak gelmişlerdi makyajları gram bozulmadan.. Yok seviyorum ben İspanyolları ve süper rahatlıklarını :) Ha bu arada ben öyle soluk soluğa içeri girip "çok mu geç kaldım" deyince kapıdaki adama, adam neredeyse suratıma kahkaha atacaktı :)



Ne söyleyeceğim bir de.. Şimdi ben uzaktayım ya- uzakta dediğimde 3 saat :) - Türkiye'den.. Saçma sapan yemekler ve yemişler geliyor aklıma ve canım çekiyor. Geçen seyrettiğim dizide kız badem şekeri yiyiyordu, asabım bozuldu yaaa :) Normalde lokumu sevmem ve aramam ama geçen arkadaşa lokum resmi gösterirken, bildiğin çifte kavrulmuş aşerdim! Bir de not defterime gidince yiyeceğim yemekler listesi yapıyorum. Normalde öyle çılgınlar gibi yemek yemem, ama yok ya burda canım çekiyor işte.. Mesela mercimeği çok seviyorum ama genelde mercimekle yapılan yemekler bana ağır geliyor ve önce mideme sonra kalbime baskı yapıyor, ama getir şimdi bir tepsi mercimek köftesi yerim - tabi sonum Barcelona Zincirlikuyu hohoho :) 


Bıdı bıdı burda biter. Birkaç komik-ilginç foto çektim. Onlarla bırakıyorum sizi... Vize haftam başlıyor, bana şans dileyin !