14 Nisan 2011 Perşembe

yeşil eriğim

Haydi gelin oturun Trabzon'u anlatayım size...

Taa 2010 aralık ayında pegasus bir kampanya yapar, biletleri yarı fiyatına düşürür. Bu kız gider kendine bir bilet alır Trabzon'a. Arkasından annesi duramaz o da alır. Geldi mi nisan ayı dökülürler yollara....

Trabzon'a gitmeme saatler kala ben hala iş yerinde raporlarla boğuşuyordum. Baktım olmayacak aldım yanıma raporları, koşa koşa havaşa yetiştim. Check-in yaptırdım, o arada üniversiteden bir arkadaşımla karşılaştım falan derken, annem telefon açtı İzmir'den kalkan uçağı Trabzon'a inmiş. Bir heyecan sarıyor beni. O şu an Trabzon'da, inşallah 2 saate ben de. Uçağın içinde kuruldum koltuğuma. Yanımda baştan aşağı Karadenizli bir hatun, yanında uşağu... Karadenizliler hani böyle tez canlı olur ya, bizim hatun da tam öyle. Yerinde duramıyor. Oğlan ondan beter. Ana oğul birbirlerine sataşıp duruyorlar. O sırada bir anons , kaptanımız konuşuyor. Trabzon'daki sis dolayısıyla büyük olasılıkla uçuşun iptal olacağını söylüyor. 10 dakika sonra kule ile yeniden haberleşilecek eğer izin vermezlerse uçmayacağız. Ben donup kalıyorum. Yanımdaki başlıyor feryada, Trabzon'a sis çok çökermiş, hele ki baharda. Bıkmış artık bu iptallerden.. Kafam öyle bir duruyor ki, onu duyamıyorum tam olarak. Hemen aklıma çareler geliyor. İlk otobüsle mi gitsem, yoksa gece uçar mı bu meret? Sabah uçar mı peki?? İçimden oflar puflar çekerken, dur diyorum kendime, sakinleş. Olumlama yapacaksın ve bu uçağı kaldıracaksın. Evrenden torpilin var kitabındaki 3 kural geliyor aklıma : Gülümse-Odaklan-Değiştir...Haydi başlıyoruz. İlk adım : Gülümse. Bu adımı atlıyorum sinirden olsa gerek sürekli gülüyorum. Adım iki : Odaklan. Her şeyi unutuyorum ve bu uçağın kalkacağından eminim artık. Adım üç : Değiştir. En çok bu adımı seviyorum çünkü bu adımı uyguladıktan hemen sonra olay gerçekleşiyor. Gözümde kaptanın kalkacağımız anonsunu yaptığını canlandırıyorum ve uçağımızın kalktığını. Bu adım biter bitmez bir anons : Kalkıyoruz. Yupppiiiii :)))) Ben yuppi diyorum ama annem Trabzon'da öğreniyorki Trabzon'a hiç bir uçak kalkmıyor. O orada panik olmuşken ben havada yanımdaki pıtırla taş-makas-kağıt oynuyorum...Annem tamamen vazgeçmiş benim uçağımdan, o nasıl dönebilirim planları yaparken ben Trabzon'a indim. İlginç şekilde o akşam sadece 2 uçuş olmuş Trabzona; biri benim, öteki annemin. Kaderde varmış bu şehri görmek yani..


Bu uzun girizgahtan sonra şehri anlatmaya başlayabilirim artık. Trabzon'a indiğimizin gecesi koşarak kendimizi otele atıyoruz. Otelimiz merkezde. Daha doğrusu biz orayı merkez sanıyoruz. Oysa asıl çarşı 5 dakika uzaklıktaymış sonradan anlıyoruz. Odamıza yerleşip hemmen sıcak uykuya dalıyoruz. Sabah otelin kahvaltısının ardından otel görevlisine Uzungöl'e gitmek istediğimizi söylüyoruz. Görevli bize bu mevsimde Uzungöl'e araç olmaz, araba kiralayın, diyor. Biz inat ediyoruz merkeze inip sorup soruşturacağız. Dolmuşların kalktığı alana gidip yarım saatte bir dolmuş olduğunu öğreniyor, otel görevlisine sevgilerimizi yolluyoruz. Yaklaşık 2 saat sürüyor yolculuğumuz Uzungöle. Yol boyunca dağların, dik kayalıkların arasından gidiyoruz. Dağlardan eriyen karın suyu, gürül gürül akıyor. Ve her 100 km.de bir bakıyoruz dağın bir tarafından su iniyor aşağı.            

Hem annemin hem de benim dikkatimi çeken ilk şey şu oluyor, Doğu Karadeniz göreceğiz diye yeşillikler hayal eden biz, genelde kuru dallar ve solgun ağaçlar görüyoruz.




Yani şöyle dolu dolu bir orman göremiyoruz. Hatırlarsanız Karadeniz'de çekilen Semih Kaplanoğlu'nun bal filminde, çimen yeşili görüntülere boğulmuştuk. Açıkça söylemek gerekirse tüm gezi boyunca da bir yer hariç öyle manzaralara rast gelmedik. Uzungöl'e gelmeden dolmuş bir ara veriyor. Biz de inip biraz hava alalım, turlayalım diyoruz. Gözüm bakkallarda satılan torbaların içindeki sarı şeylere kayıyor. Yaklaşınca anlıyoruz ki bunlar kurabiye.Ama mısır unuyla yapıldıklarından, renkleri safran sarı...Fotoğraf makinam bu anlar için var :) Ben gittiğim yerlerde oranın yerel sularından içmeyi ihmal etmem. Uzungöl suyundan kapıyoruz iki tane...Bu su içilmez mi hiç...


Uzungöl'e varıyoruz. Trabzon'daki soğuk ve sisli hava, yerini temiz bir görüntüye ve ılıman bir iklime bırakıyor. Dorukları karlı dağların arasında, korunaklı bir alandayız. Önce manzarayı bir içimize çekiyor sonra gölün etrafında yürüyüşe başlıyoruz. Yürüdükçe anlıyoruz gölün neden bu ismi aldığını...Uzun, upuzun bir göl burası... Çevresini geziyor ve fotoğraflar çekiliyoruz. Yolu yarılamışken bir balıkçı yaklaşıyor ve bana iki sakız veriyor, ne olduğunu anlamadan alıyorum Keloğlan sakızlarımı.. Balıkçı dahil herkesin gözü renkli...Acaba diyorum bir Karadenizlinin gözlerine mi vurulmalı :) Ben sakızlarımı cebime atarken, annemin gözü dağlardaki karlarda. İzmirli olmak zor zanaat. Karı bilmemek, bilmediğin şeyi sürekli özlemek demek. O yüzden kış vakti karlı bölgelerde tavırlarından çok rahat "bu İzmirli, bu değil" diyerek ayırabilirsiniz insanları, o kadar yani... İki adım atıyoruz, benim gözüm yandaki beyazlığa takılıyor. Bir de bakıyoruz kar. Çığ düşmüş. Üstü toprakla kapanmış ama ara ara göstermiş kendini kar. Annem çıldırıp toprağı kazımaya başlıyor. Ne zaman karı hissediyor, buz gibi tutup elinde rahatlıyor , o zaman yeniden başlıyoruz yürümeye. Acıkınca, gölün kenarındaki restoranlardan birine çöküyoruz. ben internetten okumuştum "kiremitte alabalık" yiyeceğim. Anneme de bir arkadaşı, mutlaka fasulyesinden ye, demiş. Yemekler geliyor, gözüm fasulyede kalıyor. Fasulye görüntüde aynı, fakat lezzet bir harika. Yemekten kalkıp şen bir çocuk edasıyla son vaktimizi geçirip dönüş yoluna koyuluyoruz. Temiz hava çarpmış bizi... Daha dolmuşa ayak basar basmaz, bir baygınlık hali ikimizde de...Şehre dönüp bir de çarşıyı dolaşalım diyoruz. O arada Sümela Manastırı' na nasıl gidilir öğrenmeye çalışıyoruz. Gün sonunda otele vardığımızda dizlerimizin sızladığını farkettik. Fena yorulmuşuz.


Ertesi gün, saat 10 dolmuşuyla Sümela'ya yolcuyuz. Sümela yolu başka. Uzungöl'e gidilen yoldan gidilmiyor. Ama o da 1 saate yakın çekiyor. Dolmuş bizi Sümela'nın aşağısında indirdi ve bir dağ yolunu göstererek şuradan tırmanmaya başlayın, 3 saat sonra araba kalkacak,dedi. Kural böyle, parayı gidiş-dönüş ödüyorsunuz, araba sizi aşağıda bekliyor. Amaaa...... Şimdi biz tırmanmaya başladık ama, kondisyon da sıfır olduğundan 5- 10 adım derken 20 dakika tırmandık, soluğumuz kesildi. Anneme soruyorum ne yapacağız diye, dayan kızım geldik diyor, her gün tırmanıyormuşçasına ve Nasuh Mahruki edasıyla :) O arada baktıkki 3 genç dağdan aşağı iniyor, hemen yollarını kestik ve sorduk daha ne kadar var diye. En az bir 45 dakikalık yolunuz var dediler. 2 dakika karar sürecinden sonra 3 genç önde biz arkada inmeye başladık geldiğimiz yolu. Aşağıdan dolmuşlar kalkıyormuş... O anda dank ediyor bizde...Trabzon'dan Sümela'ya bizi getiren dolmuş, pekala yukarı da çıkarabilirdi ama olayın aslı bu değil. Anlaşma yapılmış, aşağıdan yukarıya başka dolmuş işliyor, yeniden para veriyorsunuz. Bu noktada benim önerim şu , eğer ki Trabzona gidecek olursanız, imkanınız varsa araba kiralayın. Yollarda geçen zamana ve giden paraya yazık çünkü. Yorgunluk da cabası... Biz, başka seçeneğimiz olmadığından paşa paşa bindik dolmuşa. Dolmuş bizi yukarıda bıraktı. Fakat indikten sonra gene bir 200 metre tırmanmak gerekiyor. Eeee Sümela dedik, manastır dedik. Adamlar 1200lü yıllarda çıkmış dağa bu yapıyı inşa etmişler, biz milenyumda çıkıp da görmeyecek miyiz... Gerçi çıkanlar bir daha inmemişlerdir o zamanda büyük ihtimal ya, o da ayrı mesele. Gelelim manastıra...Önce tarihi...



Manastırın içi çok ilginç. Küçük küçük bir dolu odacık var. Bunlar zamanında, ayazma, kütüphane, dua odası, misafir odası gibi hizmetler görmüş. Misafir odası ilginç bir kavram bu noktada tabi...Lakin buraya misafirliğe gelmek için  gerçekten ulvi nedenleriniz olmalı...Etraf o zamanlarda yapılmış fresklerle dolu. Bu fresklerin birçoğunun üstünde sonradan ziyaretçiler tarafından yazılmışTürkçe isimler var. Buradan Türk halkının tarihi eserleri 'yazı tahtası' zannettiklerini çok rahat çıkarabilir ve sinirden ölebilirsiniz. Sakinleşip devam ediyoruz. Odaların hepsinde gömme alanlar var, bu alanlar aydınlanmak için kullanılmış.Alanlar, kapılar, pencereler her yer, her şey küçücük, sanırsınız ki burada şirinler yaşamış.....Sümela'da hissettiğiniz herşey çok gerçek..Aldığınız dağ havası, kuş sesleri, ağaçların devasa kökleri, dağlardan ve kutsal mekanlardan içinize yerleşen o huzur duygusu...Bir anda sarıp sarmalayıveriyor bedeninizi...Sakin sessiz çevreye bakakalıyorsunuz. Ve doğanın içine kazıp, oyularak tam kalbine yapılmış bu şahesere...








Dönüş yolunda kemençeci amcalar var. Etraflarını arada insanlar sarıyor, horon tepip yollarına devam ediyorlar. Kemençeciler bu işten faydalı çıkıyor elbette :)




Bu uzun yazıyı şimdilik burada sonlandırıyorum....Bir sonraki yazıda Akçaabat' tan devam edeceğim....

1 yorum:

görkem dedi ki...

bebeeeeee, bu nasil guzel bi yer, sen hep boyle yazsana yaa, offf, bayildim bayildiiim :)